Seri, 2004 yılında vefat eden İsviçreli gazeteci ve yazar Stieg Larsson'a ait. Polisiye/gerilim türünde olup Aralık 2011'de 65 milyon satış yapmış harika bir üçleme. Aslında uzun bir seri olarak planlanmış ama Stieg amcamız hayatını kaybedince bize ancak bu 3 harika kitap kalmış. Üzücü bir olay çünkü serinin devam etmesini deli gibi isterdim. (4. kitabın çıkabileceğine dair dedikodular var ama kesin bir şey söylenmedi) Okuduğum en etkileyici ve sürükleyici seri.
Serinin ilk kitabında iki ana karakteri tanıyoruz: Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander.
Mikael, başarılı bir gazeteci ve aynı zamanda Millennium adlı bir derginin genel yayın yönetmeni ve ortağı. Kanıtlayamadığı bir haber yüzünden suçlu duruma düşüyor. Aslında tuzağa düşürülüyor demek daha doğru olur. Kendini nasıl aklayacağını düşünürken hiç beklemediği birinden bir teklif alıyor. Yardıma karşılık yardım olayı yani. İşte bütün kitap burda başlıyor aslında. Harriet Vanger adlı bir kızın nasıl ve neden ortadan kaybolduğunu araştırırken Lisbeth de bir şekilde olaya dahil oluyor.
Lisbeth kitabın kilit ismi aslında. (Büyük bir ejderha dövmesi de var evet.) Dışarıdan bakıldığında ciddi psikolojik sorunları olan, hatta vasisi olmadan kendi hayatı hakkında karar vermesi engellenen asi ve gizemli bir kız. Fakat çelimsiz ve minyon görünümüne rağmen inanılmaz güçlü ve zeki biri. Bunun yanında çok yetenekli bir hacker ve araştırmacı. Okuyup da hayran kalmayacak kişi yoktur. Olamaz.
Bu kitapta Lisbeth'in vasisi hakkında şok bir gerçekle karşılaşıyoruz ayrıca. O konuya girmeyeceğim, ağır spoiler içerikli yazmak istemiyorum. Sonunda olaylar şok edici bir şekilde çözüme ulaşıyor ve Lisbeth kalbimde tahtına yerleşiyor efenim.
İkinci kitap bağlantılı bir şekilde Lisbeth ve onun geçmişine dayalı.
Mikael aklandıktan sonra tüm ülke onları konuşur hale geliyor. Lisbeth kızımız da zekasından ötürü parayı kırıyor. Tabi Mikael'in ortağı olduğu Millennium da çok popüler halde geliyor ve bir çok kişi onunla iş yapmak istiyor.
Bir gün "Baltık Ülkelerinde ve Doğu Avrupa'da olan kadın ticareti” konusunda kitap çıkarmak isteyen bir gazeteci Mikael'den yardım istiyor. Kitap için yapılan araştırmalar sırasında Zala diye bir isim beliriyor. İşte bu noktada Lisbeth'in geçmişi devreye giriyor. Daha sonra aslında belki çok da sürpriz olmayan bir cinayet işleniyor ve olaylar büyüyor.
Kitabın özellikle son sayfalarında kendinizi baya kaptırıyorsunuz. Ben sayfaları çevirirken kaybettiğim zamana üzülmüştüm yani o kadar diyorum.
Ve son kitap.. Ah son kitap, vah son kitap.. Şimdi ikinin sonunda öyle bir şey oluyor ki üçe başlarken böyle "Ay lütfen öyle bi şey olmasın" diye yalvararak başlamıştım.
Son kitapta bildiğiniz "Savaş mı istiyosun? KAMOON!" olayı yaşanıyor. Lisbeth'in ciddi anlamda psikolojik sorunları olduğunu iddia ederek onu hastaneye kapatan, aylarca yatağa bağlayıp zorla ilaç veren psikolog zımbırtısı herifin bütün foyaları ortaya dökülüyor. Tabi bir dava süreci başlıyor ve bu süreç kitabın tamamını kaplıyor.
Bir yandan onu hastaneye geri yollamak isteyen bir adam, diğer yandan onu özgürlüğüne kavuşturmak isteyen bir kadın. Büyük bir savaş veriliyor.
Yine soluksuz okuyacağınız bir kitap. Sonu iyi mi kötü mü söyleyemem ama kendinizi hazırlayın. Çünkü böyle her sayfada bir küfretme potansiyeli içeriyor.
Özellikle unutamadığım kısımlara gelirsek:
- İlk kitapta bir dövme olayı var. Lisbeth'in intikam amaçlı yaptığı bir şey. O kısmı okurken zevkten dört köşe olmuştum. Sanki intikamı ben aldım gibi bi sevinç yaşamıştım. Unutmam, unutamam.
- İkinci kitaptaki "Büyük Felaket" olayı. Lisbeth hakkındaki kilit nokta.
- Balta. Şimdi bunu anlatırsam olmaz ama çok iyiydi. Çok çok iyiydi.
- Gömülme. İkinci kitaptaki en gerildiğim kısımdı. Soluğumu tutup okumuştum.
Evet benden bu kadar. Daha önce hiçbir kitap serisinden bu kadar zevk almamıştım. Polisiye türünden zevk alan herkesin kesinlikle okumasını tavsiye ederim. Düz bir polisiye/gerilim değil; altında ince mesajlar yatan, aynı zamanda siyasi ve psikolojik ögeler barındıran, kafa karıştıran ama aynı zamanda zihin açan ve farkındalığı sağlayan bir seri. Akıcılığının ve verdiği heyecanın haddi hesabı yok. Biraz olsun okumanız için gaz verebildiysem ne mutlu bana. Tekrar diyorum: OKUYUN.
Serinin ilk kitabında iki ana karakteri tanıyoruz: Mikael Blomkvist ve Lisbeth Salander.
Mikael, başarılı bir gazeteci ve aynı zamanda Millennium adlı bir derginin genel yayın yönetmeni ve ortağı. Kanıtlayamadığı bir haber yüzünden suçlu duruma düşüyor. Aslında tuzağa düşürülüyor demek daha doğru olur. Kendini nasıl aklayacağını düşünürken hiç beklemediği birinden bir teklif alıyor. Yardıma karşılık yardım olayı yani. İşte bütün kitap burda başlıyor aslında. Harriet Vanger adlı bir kızın nasıl ve neden ortadan kaybolduğunu araştırırken Lisbeth de bir şekilde olaya dahil oluyor.
Lisbeth kitabın kilit ismi aslında. (Büyük bir ejderha dövmesi de var evet.) Dışarıdan bakıldığında ciddi psikolojik sorunları olan, hatta vasisi olmadan kendi hayatı hakkında karar vermesi engellenen asi ve gizemli bir kız. Fakat çelimsiz ve minyon görünümüne rağmen inanılmaz güçlü ve zeki biri. Bunun yanında çok yetenekli bir hacker ve araştırmacı. Okuyup da hayran kalmayacak kişi yoktur. Olamaz.
Bu kitapta Lisbeth'in vasisi hakkında şok bir gerçekle karşılaşıyoruz ayrıca. O konuya girmeyeceğim, ağır spoiler içerikli yazmak istemiyorum. Sonunda olaylar şok edici bir şekilde çözüme ulaşıyor ve Lisbeth kalbimde tahtına yerleşiyor efenim.
İkinci kitap bağlantılı bir şekilde Lisbeth ve onun geçmişine dayalı.
Mikael aklandıktan sonra tüm ülke onları konuşur hale geliyor. Lisbeth kızımız da zekasından ötürü parayı kırıyor. Tabi Mikael'in ortağı olduğu Millennium da çok popüler halde geliyor ve bir çok kişi onunla iş yapmak istiyor.
Bir gün "Baltık Ülkelerinde ve Doğu Avrupa'da olan kadın ticareti” konusunda kitap çıkarmak isteyen bir gazeteci Mikael'den yardım istiyor. Kitap için yapılan araştırmalar sırasında Zala diye bir isim beliriyor. İşte bu noktada Lisbeth'in geçmişi devreye giriyor. Daha sonra aslında belki çok da sürpriz olmayan bir cinayet işleniyor ve olaylar büyüyor.
Kitabın özellikle son sayfalarında kendinizi baya kaptırıyorsunuz. Ben sayfaları çevirirken kaybettiğim zamana üzülmüştüm yani o kadar diyorum.
Ve son kitap.. Ah son kitap, vah son kitap.. Şimdi ikinin sonunda öyle bir şey oluyor ki üçe başlarken böyle "Ay lütfen öyle bi şey olmasın" diye yalvararak başlamıştım.
Son kitapta bildiğiniz "Savaş mı istiyosun? KAMOON!" olayı yaşanıyor. Lisbeth'in ciddi anlamda psikolojik sorunları olduğunu iddia ederek onu hastaneye kapatan, aylarca yatağa bağlayıp zorla ilaç veren psikolog zımbırtısı herifin bütün foyaları ortaya dökülüyor. Tabi bir dava süreci başlıyor ve bu süreç kitabın tamamını kaplıyor.
Bir yandan onu hastaneye geri yollamak isteyen bir adam, diğer yandan onu özgürlüğüne kavuşturmak isteyen bir kadın. Büyük bir savaş veriliyor.
Yine soluksuz okuyacağınız bir kitap. Sonu iyi mi kötü mü söyleyemem ama kendinizi hazırlayın. Çünkü böyle her sayfada bir küfretme potansiyeli içeriyor.
Özellikle unutamadığım kısımlara gelirsek:
- İlk kitapta bir dövme olayı var. Lisbeth'in intikam amaçlı yaptığı bir şey. O kısmı okurken zevkten dört köşe olmuştum. Sanki intikamı ben aldım gibi bi sevinç yaşamıştım. Unutmam, unutamam.
- İkinci kitaptaki "Büyük Felaket" olayı. Lisbeth hakkındaki kilit nokta.
- Balta. Şimdi bunu anlatırsam olmaz ama çok iyiydi. Çok çok iyiydi.
- Gömülme. İkinci kitaptaki en gerildiğim kısımdı. Soluğumu tutup okumuştum.
Evet benden bu kadar. Daha önce hiçbir kitap serisinden bu kadar zevk almamıştım. Polisiye türünden zevk alan herkesin kesinlikle okumasını tavsiye ederim. Düz bir polisiye/gerilim değil; altında ince mesajlar yatan, aynı zamanda siyasi ve psikolojik ögeler barındıran, kafa karıştıran ama aynı zamanda zihin açan ve farkındalığı sağlayan bir seri. Akıcılığının ve verdiği heyecanın haddi hesabı yok. Biraz olsun okumanız için gaz verebildiysem ne mutlu bana. Tekrar diyorum: OKUYUN.


